İnsan Hakları mı Yoksa Doğa ve Çevre Hakları mı?

İnsan Hakları mı Yoksa Doğa ve Çevre Hakları mı?

Doğa ve Çevre Hakları ve bu bağlamda Hayvan Hakları,

İnsan Haklarının neresindedir?

İnsanlık tarihi, bir anlamda insanın insan olma tarihidir, çünkü yazılı tarihin bilebildiğimiz çok büyük bölümünde, bugün insan dediğimiz homo sapiens cinsi hayvanlar önce köle olarak (ilk çağlarda ve çoktanrılı dinlerde), sonra da kul olarak (tek tanrılı dinlerde) yaşadıktan sonra, ancak 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren insan olduklarının farkına varmışlardır. Bugün hemen hemen tüm siyasal rejimlerin kabul ettikleri ya da kabul eder gözüktükleri İnsan Hakları, Kuvvetler Ayrılığı ve Demokrasi gibi kavramlar, gerçek anlamıyla ancak bahsi geçen yüzyıllarda formüle edilmiş ve zaman içerisinde benimsenmiştir.

İnsan Hakları mücadelesi esas olarak üç aşamadan geçerek bugüne gelmiş bulunmaktadır:

  • Kişi özgürlükleri ve siyasal haklar (birinci kuşak)
  • Sosyal, iktisadi, kültürel haklar ve özgürlükler (ikinci kuşak)
  • Çevre, gelişme ve barış hakları (üçüncü kuşak)

Birinci Kuşak – Kişi Özgürlükleri ve Siyasal Haklar

Bugün klasik veya geleneksel haklar olarak adlandırılan “kişi özgürlükleri ve siyasal haklar”, büyük ölçüde aristokrasi – burjuvazi çatışmasına dayanmaktadır. Bu iki sınıf arasındaki çatışma, özellikle siyasal haklarda düğümlenmektedir. 17. ve 18. yüzyıllarda burjuvazinin feodal rejime karşı verdiği mücadele, öncelikle özgürlük ve eşitlik kavramlarının doğmasına kaynaklık etti. Aynı yüzyıllarda doğan “doğal hukuk” ve “bireycilik” öğretileri de bu hakların felsefi temelini oluşturdu. Daha sonra, bu hak ve özgürlükler özellikle İngiliz, Amerikan ve Fransız hak bildirgelerinde yer alarak hukuk düzenine de girdiler. 19. Yüzyılda ortaya çıkan Anayasacılık akımının sonucu olan Anayasalar da ticaret ve sanayi burjuvazilerinin elde ettikleri toplumsal, ekonomik ve siyasal kazançları hukukileştirdiler. Dolayısıyla, birinci kuşak haklar daha çok Amerikan ve Fransız devrimlerinin ürünüdürler. Bu kuşak kapsamında, kişinin kendisi üzerinde serbest tasarruf etme hakkı, düşüncelerinde ve davranışlarında serbest seçim hakları gibi haklar yer almaktadır.

İkinci Kuşak – Sosyal, İktisadi ve Kültürel Hak ve Özgürlükler

  1. yüzyılda eşitlik ve özgürlük bildirgelerde yer almasına ve herkese tanınmasına rağmen, pratikte bunlardan sadece küçük bir zümre yararlanabiliyordu. Bu yüzyıllarda yaşanan toplumsal sefalet ve işçilerin yaşadıkları güç koşullar nedeniyle ve sonucunda, işçi sınıfı kendisinin farkına vardı ve toplumsal muhalefeti oluşturdu. Çalışan sınıfların 19. Yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan mücadelelerinde özellikle siyasal haklar ve iktisadi talepler ön plana çıkıyordu: seçme, seçilme ve siyasal örgütlenme hakları, çalışma koşullarının düzeltilmesi, yeni iş olanaklarının yaratılması, toplumsal güvenliğin sağlanması, sendika ve grev hakları gibi.

Bu süreç, ekonomik açıdan güçsüz durumda bulunan geniş kitlelerin burjuvaziye karşı ve siyasal ve toplumsal eşitsizliklere karşı gösterdiği bir tepkinin ürünüdür. İkinci aşama, soyut olarak tanınan hak ve özgürlüklerin toplumsallaşması ve toplu hak ve özgürlüklere dönüştürülmesi aşaması olmuştur. Toplanma, dernek, sendika ve siyasal parti özgürlüklerinin bu süreç içerisinde doğması bir tesadüf değildir.

İkinci kuşak haklar ve özgürlükler, insanı içinde bulunduğu toplumsal ortam ve koşulları da göz önüne alarak bir hak öznesi yapmaktadır. Soyut özgürlük yerine eşitlik ilkesi öne çıkmakta ve insanların sahip oldukları özgürlüklerden istifade edebilmeleri için gerekli olanakların da sağlanması önem kazanmaktadır. Bu hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesi için de Sosyal Devlet anlayışı öne çıkmıştır.

Üçüncü Kuşak – Çevre, Gelişme ve Barış Hakları

İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan büyük acılar ve travmalardan sonra, uluslararası ilişkilerin gelişmesi ve uluslararası örgütlerin (BM) kurulmasıyla insan hak ve özgürlükleri devletlerin sınırlarını aşarak devlet-ötesi bir çerçeveye oturmaya başladı. Bunda, özellikle sömürge olmaktan çıkan Üçüncü Dünya devletlerinin baskısı büyük rol oynadı. “Dayanışma hakları” da denilen bu üçüncü kuşağın doğmasının altında yatan en önemli etkenler şunlardı: bilimsel ve teknik gelişmelerin yarattığı sorunlar ve özellikle de nükleer teknolojiyle birlikte atom çağına girilmesi ve nükleer silahların yaygınlaşması insanoğlunun yaşarkalma (varlığını sürdürme) sorununu gündeme getirmiştir. İnsanın çevresini hızla tüketen sınırsız ve denetimsiz sınai büyüme ve bunun yanı sıra, kalkınmakta olan ülkelerin ve azgelişmiş devletlerin karşılaştıkları büyük çevresel sorunlar, toplumsal ve uluslararası dengesizlik ve çatışmalar gibi sorunlar, bu kuşak bağlamında çevre, gelişme ve barış haklarının temelini oluşturmaktadır. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, şu dört hak belirlenmiştir: çevre hakkı, gelişme hakkı, barış hakkı ve insanlığın ortak malvarlığına saygı hakkı.

Bazı insanlar tarafından, bir çağın uygarlaştığını ya da medeniyetlerin muasırlaştığını gösteren en önemli gösterge bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler olarak ele alınmaktadır ve bu nedenle çağlar tanımlanırken uzay çağı, elektronik çağı, bilişim çağı gibi sıfatlar kullanılmaktadır. Ancak uygarlık sadece bilim ve teknoloji değildir; uygarlık her şeyden önce, bir değer yargıları sistemi, bütünüyle bir insanlık anlayışıdır. Bu bakımdan insan haklarının ahlaki ve sosyal anlamda ön plana çıkışı göz önüne alınırsa, çağımız için en uygun nitelendirmelerden biri “insan hakları çağı” olabilir.

İnsan hakları, artık devletlerin, kültürlerin, coğrafyaların çizdiği sınırların ötesinde kabul gören vazgeçilmez bir değerler sistemi olarak çağdaş dünya düzeninin temelini oluşturmaktadır. Aslında büyük teknolojik atılımlar, sosyokültürel dönüşümler yanında kitle imha silâhları, küresel ısınma gibi kâbusları da beraberinde getiren modern çağın insanlığa sunduğu belki de en paha biçilmez kazanç, insan haklarının evrensel bir değere dönüşmesi olmuştur.

Şimdi, bu kısa özetten sonra, üçüncü kuşağı oluşturan doğa ve çevre hakları ve bu bağlamda, hayvan hakları konusuna gelelim.

Öncelikle, nasıl ki, insan hakları bize bahşedilmiş haklar değil, bizim doğuştan sahip olduğumuz ve devredemeyeceğimiz nitelikte haklarsa, hayvan hakları da aynı şekilde bizim hayvanlara bahşettiğimiz haklar değil, onların doğuştan sahip oldukları haklardır. Dolayısıyla, hayvanları sevmekle, pek çoklarının zannettiği gibi onlara bir iyilik yapmıyoruz aslında. Tek yaptığımız, yaşam alanlarını (habitatlarını) daralttığımız ve giderek yok ettiğimiz – pek çoklarının da neslinin tükenmesine neden olduğumuz – hayvan dostlarımıza binlerce yıldır birikmiş olan borçlarımızın en azından çok küçük bir bölümünü ödemeye çalışmaktır.

Şurası da bir gerçektir ki, doğayı, çevreyi, ağacı ve hayvanları sevmeyen bir insan, aslında diğer insanları da kesinlikle sevemez. İnsanları sevmenin yolu bir bütün olarak doğayı ve özelde de hayvanları gerçekten sevmekten geçer. Bu nedenledir ki, hayvan hakları konusunu tam anlamıyla kavramadan insan haklarını anlayamayız.

Gelin, bu konuda en azından kendi aramızda bir bilinçlenme, okuma ve tartışma süreci başlatalım.

Teşekkürler,

Turgut Ağar

Paylaş:

Yorum yapın

İsim *

E-posta

İnternet sitesi